all flowers in time bend towards the sun
21-11-2009 - Jayne
Ve her şey Güzel Sanatların önündeki caddede duvara yaslanmış, karşısındaki bebeği gözlerinin içine dikkatle bakarak dinleyen kahverengi deri mont giymiş James Dean kılıklı yakışıklı hergeleye gözümün takılmasıyla başladı. Bebek elini kolunu sallayarak heyecanla bir şeyler anlatıyor, James Dean ise göz kapaklarını bile oynatmadan öylece bakıyordu. Küçük kahverengi gözleri kısılmıştı, ve saç kesimi, cesaretliydi. Kulaklarıma bağıran Joplin’i bir an için unutup olduğum yerde durdum ve bu enfes manzarayı izledim. Gecenin ışıkları asfaltı fosforlu renklere boyamıştı ve serin esen rüzgar her geçenin kulağına bir sigara daha ateşlemesini fısıldıyordu. Ellerimin kaşe montumun cebinde kaşınmaya başladığını hissedebiliyordum. İşte buydu özgürlük. En iyi yaptığını bildiğin şeyi yapma isteği. Yap ve dünya ayaklarına kapansın. Sense dön ve yoluna git. Giderken topuklarını birbirine vurarak yürü ve arkana bakma. Tozunu yuttur. Bilerek yap. Pişman olma.
Birbiriyle tamamen ilgisiz hayatlarla bir şekilde göz göze geliverdiğiniz o ender anlar genelde tek karedir, çoğunlukla siyah beyaz, uçucu, adamın ayaklarını yerden kesecek derecede büyülü ve kokusuz. Bu sefer işin tek bir fotoğraf karesiyle kalmayacağını biliyordum, ve bu yüzden olacak, yürümeye kaldığım yerden devam ettim. Her gün üzerinden geçtiğim o cadde o saatte çok ıssızdı -ki bu çok nadirdir. Tek tük sarhoşlar ortalık yerde yalpalayarak ağızlarının içinde bir şeyler geveliyor, üzerlerinden yükselen içki kokusu havaya asılıp kalıyordu. Sarhoşlardan bir tanesi yanıma sokulmaya çalışıyordu. Duraklayıp ona izin verdim. Dayanacak bir yere ihtiyacı vardı sadece, bunu hissetmiştim, bir sarhoşu diğer bir sarhoştan daha iyi kimse anlamaz ne de olsa, bir elektrik direği, bir ağaç ya da herhangi bir dikit işini görürdü onun. Ve o, gelip sağ omzuma verdi ağırlığını. Deve gibi bir adamdı, omuzum göğsüne geliyordu. Koyu yeşil montu soğuktu. Bir iki saniye o şekilde durduk. Sonra adam tekrar adım attı. Gücünü toplamasına yetmişti o süre. Bense olduğum yerde durmuş, onun kokusunu içime çekiyordum. Ve o ilerlerken ardından baktım. İçkinin adamı ilerlettiğini bilmek hoşuma gidiyordu, dümdüz ileri, ve yerimde olabilecek başka bir hatunun böylesi bir durumda vermesi muhtemel tepkileri kafamda canlandırarak eğleniyordum. Kısa boylu üç çöpçü büyük ve yeşil çöp kovalarını caddenin tam ortasında hızla sürükleyerek bilmediğim bir yere doğru götürüyordu. Felaket bir gürültü çıkıyordu anasını satayım, kulaklarıma bağıran müziği duyamayacağım kadar çok. Önümden şimşek hızıyla koşarak geçen kediler feci bir kavgaya tutuşmuşa benziyordu, kaldırım kenarlarına öylece uzanıp yatmış kocaman köpekler arada bir oldukları yerde gözlerini açarak etraflarında koşuşturan kedilere ilgisiz bakışlar atıyor ve tekrar uykularına dönüyordu. Benden başka hiçbir canlının sürüklenen o çöp kovalarının sesini duyduğunu sanmıyordum. Çöpçüler dahil. Ve James Dean kılıklı oğlanın kahverengi deri montu ve saç stili aklımı kurcalıyordu. İçki kokusuna ihtiyacım olduğu açıktı. Felaket ayıktım ve bundan nefret ediyordum. İyi bir kafayla tam da o anda ve o caddede koşmak isterdim. Arkamdan atlı kovalıyormuşçasına bir koşuş. Depar. Kahverengi monttan kaçma. Sayıklama. Bir sigara yaktım. Ve dumanı havaya savurdum. Bağırarak şarkı söylemeye başladım sonra. Ara sokaklardan birine saptım. Yolumun üzeri olmayan bir yerlere girmek, bir apartman girişine çöküp soğuktan donmayı beklemek istiyordum. Tost yiyen oğlanlar kaçamak bakışlar atıyordu, bense yüz seksener derecelik açılarla tüm dünyayı aynı anda görüyordum. Anlayacağınız, ara bir sokakta öylece dikilmiş, kendi etrafımda dönerek şarkı söylüyordum, avazım çıktığınca bağırarak. Biri gelip kapalı bir şişe bira uzattı. Duraksamadan aldım birayı, kapağını tek hamlede açıp içine baktım. Birazını yere döktüm hemen sonra, şişenin içindeki bira da köpürmüş oldu böylece. Ve şişeyi kafama diktim. Hiç sevmediğim bira köpüğünü tatmalıydım. Lıkır lıkır geçti boğazımdan arpanın kör olasıca suyu. Çok güzeldi. Kahverengi deri ceket kadar güzel değildi. Elimi cebime attım, bir yirmilik geldi elime, tek paramdı ve gidip bana bira veren oğlana verdim onu. Ağzını kıpırdatarak itiraz ettiğini görebiliyordum onun. Boş verip yürümeye koyuldum. Zifiri karanlık bir sokağa daha daldım. İzimi kaybettirmekti niyetim. Halbuki bir izleyenim yoktu. O sokağı pırıl pırıl elektrik ışığının altında gördüğüm günler çok uzak değildi. Ama ülkemin her yerinin sistematik bir şekilde gün be gün karanlığın içine çekildiğini görmeye alışmıştım artık. Adına elektrik zammı ya da yarı-islami düzenin sonuçları diyebilirsiniz, mecazlarla işim yok, tıpkı siyaset ya da edebiyatla işimin olmadığı gibi. Tek derdim gerçekler. Gün be gün batmaya devam ediyor oluşumuz. Ve kahverengi deri ceketler.
Aşk sancıları erteliyor. Böyle bir gücü var onun. Bir hafta önce yaşamanız gereken aşırı-uç delirme halini mesela, öteleyiveriyor. Fark etseniz de önüne geçemiyorsunuz. Esasen geçmek istemiyorsunuz. Fakat sancılar, ertelenmeye gelmiyor, her geçen bastırılmış dakika delirme eşiğinizi değil, delirme seviyenizi arttırıyor. Ve sonuç: Kahverengi bir deri ceket sonucu bir film çekmeye başlıyorsunuz, kendi hayatınız içinde kendi kafanızda, en kısasından, kıssadan hisse, en sanatsalından, tanrı cezasını versin, ve İstanbul’daki herhangi bir deliden farkınız yokmuş gibi davranıp, aslında öyle olmadığınızı bilerek ve kendinize bile rol kesmeye devam ederek delirmiş numarası yapıyorsunuz. Unutma, her şey kayıt altında! Bir an için bile bunu unutma ve şimdi dön kendi etrafında, zifiri karanlıklar altında kalmış o güzelim sokakta, kulaklarında seni deli eden o müzik, gözlerinin önünde açık kahverengi bir deri ceket, burnunda o adamın o en güzel sabah kokusu… Sonra bırak kokular birbirine karışsın, sahaf kokusu ile kabalcı ve mephisto kokusu, yeni açılmış bir cd kapağı ile bilgisayar ekranından görünen torrent kokusu, çin ile avrupa kokusu, bira ile cin kokusu, ıslak asfalt ile ağaç kokusu. Çok az şey diğer şeylerden bağımsız artık. Ellerimi gökyüzüne doğru kaldırmış kendi etrafımda dönerek şarkı söylemeye devam ederken, tek bir allahın kulu bile varlığımdan haberdar değilken ve ben bunun böyle kalmasını sadece umarken, çok sevdiğim güneş kokusunu, deniz kokusuna karışmış halde burnumda, petrol kokusunu yüreğimde, toprak kokusunu ise ellerimde taşıyordum. Para ko(r)kusunu üstümden atmak, bok ko(r)kusunu cehenneme havale etmek, uzanıp yıldızlara dokunmak, sonra uzaklaşıp kendi yörüngeme çekilmek…
*
Şimdi neredeyim bilmiyorum.
Tanımadığım pis bir salonda oturmuşum. Yazmaya başladım. Ellerim paslanmış. İçeriden horultular geliyor. Sabah olmuş olabilir ama ortalıkta ışıktan eser yok. Çok üşüyorum. Dizüstü bilgisayarım yanımda olduğuna göre, bir ara eve uğramış olmalıyım. Hatırlamıyorum. Hangi gündeyiz? Hangi şehirdeyim? Kimin evindeyim? Sorunlarım var. Her geçen gün artan sorunlar. Çantam yana devrilmiş, içinden yırtılmış kitap sayfaları dökülmüş. Hangi kitabı yırttığımı bilmiyorum. Bu aralar benden başka kimsenin kitap yırttığını sanmıyorum. O yüzden suçu üstüme alabilirim, tereddütsüz. Hadi cezalandırın beni. Seksen yaşını geçmiş gibi yazan bir orospu çocuğunun satırlarını daha fazla okumak ya da görmek istemeyip de mülkiyeti bana ait bir kitabı önce ortadan ikiye, sonra ikiyi sekize ona seksen dokuza ve bin beş yüze ayırdığım için bana hak etmediğim bir ceza verin. Umurumda bile değil. Cehennemde yaşıyorum ben. Sizin de cehenneme kadar yolunuz var. Sikindirik dertlerinizle beni oyalayamazsınız. Kahve rengi. İçimde kahverengileşen bir şey var. Bir çift göz. En açığından kahve rengi. Deri mont rengi. Evet, hatırlamaya başlıyorum. Geceler önce gördüğüm o montu. Ve hiç aklımdan çıkmayan o bir çift kahverengi gözü. O gözlerin üzerine düşmüş kedi tüyü gibi bir tutam sarı saçı. Çok acıyor. Bunca acıyla nasıl yaşadığımı bilmiyorum. Yaşıyormuş gibi yapıyor olabilirim. Bira gerek. Mutfak nerede? Buzdolabı var mı burada? Bira var mı? Neredeyim? Bu horultu kimden geliyor? Hatırlamak, daha çok hatırlamak istiyorum. Canlı tutmak istiyorum her şeyi, kendim hariç, her şeyi. Kısacık kestirdiğim saçlarım yanaklarıma değiyor. Delirmek üzereyim. Parmağımı gözüme sokup saydam bir parça çıkarıyorum göz bebeğimden. Görüşüm bulanıklaşıyor. Artık tek gözüm görüyor. Tekrar takıyorum lensi gözüme. Biraz batma hissi, ve tekrar net görmeye başlıyorum. İşte bir adet bira. Ilımış. Kahvaltım. Anlaşılmamak ne zor. Türkçe anlattığım ve en açık şekilde ifade ettiğim halde anlaşılmamaya alışamıyorum. Bir şeyi olduğundan daha karmaşık bir hale getirip de gözünüze sokmak gibi bir davranış kalıbım yok. Hatta olan bitenin beşte birinden bile daha azını size anlattığımı itiraf etmeliyim. Neden beşte bir dedim bilmem. İrrasyonel. Yakıtı almaya başlayan beynim, işe hayatı formüle ederek başlamakta kararlı. Fakat böyle bir formül yok. Bile bile lades. Herkesin kendine göre bir gerçekliği vardır. Benim gerçekliğim alkol. Sizinkisi kitap, otobüs, virüsler, savaş, politika, hak, müzik, adalet, sistemler, hırs ya da para olabilir. Beni ilgilendirmez. Kendi gerçekliğinizi bana dayatmaya kalkışmadığınız sürece. Yoksa çığrından çıkar, her şey, bir anda, ve bunu ben yaparım. Issız sokaklar ve sessiz caddeler benim vatanım. Bir kafam var. Ne çok yere yetişiyor o kafa, bir bilseniz. Anlamaktan yorulduğumu hissettiğimde on sekiz yaşındaydım. Yıllar geçti. Hep yorgunum. Siyah beyaz karelerden oluşmuş bir zihin. Kahve rengi ve güneş turuncusundan ibaret bir hayat. İbre yok. İstikamet belli. Bira bitti. Bir tane daha. Saat dokuz. Sabah. En son ne zaman uyudum? Bedenim ne zaman iflas edecek? Bu hayattan beklediğim bir şey var mı? Birinden beklediğim bir şey var mı? Ne zaman anlamaktan vazgeçeceğim? Ne zaman vazgeçeceğim? Ne zaman?
Hayat tek perdelik bir oyunsa, bu oyunu yazan ben değilim. Ne içindeyiz, evet, ne de dışındayız çemberin. Pastoral bir senfoni olsaydı hayat, varım derdim. Ve hayır, bir kitap yazmayacağım. Evlenmeyeceğim. Çocuk doğurmayacağım. Yeni bir iş aramayacağım. İçkiyi ve sigarayı bırakmayacağım. Düzenli hayattan öğürmeye başladım anda soluğu boktan barlarda almaya devam edeceğim. Bir iz bırakmak değil derdim, hayat bir işse, bu işi de tam yapmak. Artık his toplamakta güçlük çekiyorum. Anlamsız, sessiz, çığlık atmayan bir gırtlağa dönüştüm. Bağırarak şarkı söylemem bundan. Aynı cümleleri yineleyip durmam da öyle. Unutmak istemiyorum, hiçbir yaşanmışlığı. Her yeni yaşanmışlık, bir diğerinin uzantısı olmaktan öteye gidemese de, anılar üst üste bindikçe katılaşacağına sivrilse de, önümdeki üç ay boyunca nelerle uğraşacağımı üç aşağı beş yukarı kestirebiliyor olsam da, tıpkı ağzınızdan dökülecek o çok önemli bir çift sözcüğü haftalar öncesinden bilip de duymayı sabırla beklemem gibi, bu hayatın beni nereye götürdüğü hakkında bir fikrim yok. Rol kesmeye devam. Film çekmeye devam. Dışarıdan izlemek. Ayıkken katlanamamak. Alışamamak. Merak etmemek ve ilgilenmemek. Kahve renginden uzak durabildiğim müddetçe. Soğuk bira. Üşüyorum, hep üşüyorum. Yalnızım, hep yalnız. Çığlık bile atamayacak kadar yalnız. Kendime acıyamayacak kadar. Boşlukta debeleniyorum. Sımsıkı kilitlenmiş çene. Çok halsizim. Karanlıklar içinde duyulmaz oldu artık sessiz yakarışlarım. Küçük bir kız çocuğundan öte bir şey değilim hala. Lüle saçlarımda iki tele takılmış iki minik kurdele parçası. Suratımda geniş bir gülümseme, göz bebeklerim gülüyor, her güldüğümde. Annemi özlüyorum. Yalnızlık bazen çok zormuş anne, haklıymışsın demek istiyorum ona. Bir can arıyorum bazen etrafımda. Geçici sanrılar, duygu karmaşaları, sonra imrenmeyle karışık bir kararlılık, seçimlerimin ardında durmalıyım kararlılığı. Güç gösterileri –ki pek severim. Kendimi tekrarlamalarım – ki bayılırım. Sen ne düşünürsen düşün. Açık anlatırsan, anlaşılma ihtimalin yüksek. Peki ama ben ne yapayım? Hayatım bir öğrenci yurdunda geçiyor sanki. Bir sürü insanın arasında, karışıklıktan bunalmış, sadece ayak uydurmaya çalışan ve kendi zihninde yaşayan bir insan. Yürürken birinin gözünün içine baktığımda, eğer o bir Türk’se felaket rahatsız oluyor. Türk değilse, o da ilgilenerek bakıyor, gözümün içine. Hatta kimisi gülümsüyor. Konuşmanın ilk şartı, görmek. Karşınızdakini görmezseniz, konuşamazsınız da. İlla konuşmak da gerekmiyor aslında. İletişim başka bir şey. Benim pek bilmediğim. Bir şişe votka gördüm. Hiç açılmamışa benziyor. Acaba içsem mi? Tabii ki. Ve portakal suyu. Ellerim titriyor. Saçma. Çok saçma. Bir şey hissediyor olmalıydım. Öfke belki. Ama yok. İçim eziliyor. Anlamsız. Çok anlamsız. Kim kimi seviyor? Kimse kimseyi umursamıyor. Müzik bile kalmadı artık elimde. Her gün bir parça siliyorum hayatımdan. Sadece anılardan oluşayım artık. Canlı bir cenaze. Cılız bacakları titreyen bir gölge. Ayaklı kütüphane olmaktan iyidir. İyiliğin kime ne faydası var? Derde batın. Daha çok derde. İlgi çekmek için çırpındıkça daha çok batın. Tüylü şallarınız gibisiniz, fos. Her yerde aynı ayakkabılar. Aynı montlar ve gözlükler. Hiçbirinizin memesi bir diğerine benzemiyor oysa.
İçeriden gelen horultu sesi giderek şiddetleniyor. Ayaklarımın ucuna basarak koridorda ilerledim ve yarı aralık bir kapıdan içeri baktım. Yüzünü tanıdığım bir adam gördüm yatakta. Uyumadan önce de onu gördüğümü hatırladım. Yan yana uzandığımızı. Dudaklarını. Kedi tüyü gibi sarı saçları kahve rengi gözlerinin üstüne düşmüş, onun, benden çok uzakta, bir sabah. Onu çok sevdim. Bunu hiç söyleyemedim. Biriktiler içimde, sevgi sözcükleri. Ağırlaştım. İçime attım. Hep içime attım. Sadece düşündüm. Dünya durdu. Ben durmadan düşündüm. Onu düşündüm. Hayatı düşündüm. İkimizi düşündüm. Paylaştıklarımızı. Yapbozları hayal ettim. Onu istedim. Çok istedim. Öyle istedim ki. Nefes alamadım. Yerlere göklere sığamadım. Kendimi salladım. Çok yalnızdım. Hep yalnızdım. Sadece onu istedim. Onunla var olmak istedim. İki eksi bir artı ederdi, birbirine çarparsanız. Bunu istemek şarkı istemeye benzemiyordu. Çok zordu. Hiçbir şey istemeyen biriydim. Onu görene dek. İçimde birikti. İçimde. Çok ağırım şimdi ve hep, artık. Votka ve cigara. Kapı çalıyor. Hayat devam mı ediyor? Bitmedi mi tüm nefesler? Ben kimim? Sevdiğimi düşündüklerim neredeler? Nerede bu boşluğun sonu? Her deliğin bir çıkışı, her düşüşün bir dibi yok mu? Olmalı. Vardır muhakkak. Neden hala kırık, kalbim? Neden hala bir kalbim var? Neden sızlıyor? Neden? Neden? Neden her şey böyle? Neden böylesiniz? Neden dost değilsiniz? Neden hiçbirinize güvenemiyorum? Neden hiçbirinize karşı bir şey hissedemiyorum? Neden her şeyin sonunda sadece o var? Neden her yol ona çıkıyor? Kedi tüyü gibi sarı saçları kahve rengi gözlerinin üzerine düşmüş, öylece bakıyor. Direkt. Biliyor. Bildiğini biliyorum. Bilenle olmak istiyorum. Bilen olmak istiyorum. Eskiden bir şey istemezdim. Sonra bir alev düştü, yüreğime. Doğdum. Yıllar sonra, yine alev düşüyor yüreğime. Ölmeliyim artık. Bitmeli. Bitmeliyim artık. Bitmelisin. Gitmelisin. Giden bendim ama artık sen de gitmelisin. Kimseye ait olamam. Sen de bana ait olamazsın. Kedi tüyü saçlarını…git başkasına ver. Bunu anlamayacak birine. Böylesi daha iyi. Dudaklarını da ona ver. Gözlerini de. Ona bak. Bakma bana artık, yeter. Yıllarca baktık birbirimize. Ve hala ölmedim. Çok acıdım sadece. Çok büyüdü gözlerim. Artık sığmıyorlar çukurlarına. Yeni bir çukur gerek. İki metrelik. Her albüm kapağında gözlerin, her kitap rafında kokun... Beni yaratan benim, sense beni görmemelisin artık. Daha çok içmeliyim. Daha çok hatırlamalı. Hiçbir şey yokmuş gibi davranmalı. Devam etmeli. Ölüme. Ölmeye. Öldürmeye. Öldürülmeye. An be an. Gün be gün. Devam. Devam etmeli. Evet.
Birbiriyle tamamen ilgisiz hayatlarla bir şekilde göz göze geliverdiğiniz o ender anlar genelde tek karedir, çoğunlukla siyah beyaz, uçucu, adamın ayaklarını yerden kesecek derecede büyülü ve kokusuz. Bu sefer işin tek bir fotoğraf karesiyle kalmayacağını biliyordum, ve bu yüzden olacak, yürümeye kaldığım yerden devam ettim. Her gün üzerinden geçtiğim o cadde o saatte çok ıssızdı -ki bu çok nadirdir. Tek tük sarhoşlar ortalık yerde yalpalayarak ağızlarının içinde bir şeyler geveliyor, üzerlerinden yükselen içki kokusu havaya asılıp kalıyordu. Sarhoşlardan bir tanesi yanıma sokulmaya çalışıyordu. Duraklayıp ona izin verdim. Dayanacak bir yere ihtiyacı vardı sadece, bunu hissetmiştim, bir sarhoşu diğer bir sarhoştan daha iyi kimse anlamaz ne de olsa, bir elektrik direği, bir ağaç ya da herhangi bir dikit işini görürdü onun. Ve o, gelip sağ omzuma verdi ağırlığını. Deve gibi bir adamdı, omuzum göğsüne geliyordu. Koyu yeşil montu soğuktu. Bir iki saniye o şekilde durduk. Sonra adam tekrar adım attı. Gücünü toplamasına yetmişti o süre. Bense olduğum yerde durmuş, onun kokusunu içime çekiyordum. Ve o ilerlerken ardından baktım. İçkinin adamı ilerlettiğini bilmek hoşuma gidiyordu, dümdüz ileri, ve yerimde olabilecek başka bir hatunun böylesi bir durumda vermesi muhtemel tepkileri kafamda canlandırarak eğleniyordum. Kısa boylu üç çöpçü büyük ve yeşil çöp kovalarını caddenin tam ortasında hızla sürükleyerek bilmediğim bir yere doğru götürüyordu. Felaket bir gürültü çıkıyordu anasını satayım, kulaklarıma bağıran müziği duyamayacağım kadar çok. Önümden şimşek hızıyla koşarak geçen kediler feci bir kavgaya tutuşmuşa benziyordu, kaldırım kenarlarına öylece uzanıp yatmış kocaman köpekler arada bir oldukları yerde gözlerini açarak etraflarında koşuşturan kedilere ilgisiz bakışlar atıyor ve tekrar uykularına dönüyordu. Benden başka hiçbir canlının sürüklenen o çöp kovalarının sesini duyduğunu sanmıyordum. Çöpçüler dahil. Ve James Dean kılıklı oğlanın kahverengi deri montu ve saç stili aklımı kurcalıyordu. İçki kokusuna ihtiyacım olduğu açıktı. Felaket ayıktım ve bundan nefret ediyordum. İyi bir kafayla tam da o anda ve o caddede koşmak isterdim. Arkamdan atlı kovalıyormuşçasına bir koşuş. Depar. Kahverengi monttan kaçma. Sayıklama. Bir sigara yaktım. Ve dumanı havaya savurdum. Bağırarak şarkı söylemeye başladım sonra. Ara sokaklardan birine saptım. Yolumun üzeri olmayan bir yerlere girmek, bir apartman girişine çöküp soğuktan donmayı beklemek istiyordum. Tost yiyen oğlanlar kaçamak bakışlar atıyordu, bense yüz seksener derecelik açılarla tüm dünyayı aynı anda görüyordum. Anlayacağınız, ara bir sokakta öylece dikilmiş, kendi etrafımda dönerek şarkı söylüyordum, avazım çıktığınca bağırarak. Biri gelip kapalı bir şişe bira uzattı. Duraksamadan aldım birayı, kapağını tek hamlede açıp içine baktım. Birazını yere döktüm hemen sonra, şişenin içindeki bira da köpürmüş oldu böylece. Ve şişeyi kafama diktim. Hiç sevmediğim bira köpüğünü tatmalıydım. Lıkır lıkır geçti boğazımdan arpanın kör olasıca suyu. Çok güzeldi. Kahverengi deri ceket kadar güzel değildi. Elimi cebime attım, bir yirmilik geldi elime, tek paramdı ve gidip bana bira veren oğlana verdim onu. Ağzını kıpırdatarak itiraz ettiğini görebiliyordum onun. Boş verip yürümeye koyuldum. Zifiri karanlık bir sokağa daha daldım. İzimi kaybettirmekti niyetim. Halbuki bir izleyenim yoktu. O sokağı pırıl pırıl elektrik ışığının altında gördüğüm günler çok uzak değildi. Ama ülkemin her yerinin sistematik bir şekilde gün be gün karanlığın içine çekildiğini görmeye alışmıştım artık. Adına elektrik zammı ya da yarı-islami düzenin sonuçları diyebilirsiniz, mecazlarla işim yok, tıpkı siyaset ya da edebiyatla işimin olmadığı gibi. Tek derdim gerçekler. Gün be gün batmaya devam ediyor oluşumuz. Ve kahverengi deri ceketler.
Aşk sancıları erteliyor. Böyle bir gücü var onun. Bir hafta önce yaşamanız gereken aşırı-uç delirme halini mesela, öteleyiveriyor. Fark etseniz de önüne geçemiyorsunuz. Esasen geçmek istemiyorsunuz. Fakat sancılar, ertelenmeye gelmiyor, her geçen bastırılmış dakika delirme eşiğinizi değil, delirme seviyenizi arttırıyor. Ve sonuç: Kahverengi bir deri ceket sonucu bir film çekmeye başlıyorsunuz, kendi hayatınız içinde kendi kafanızda, en kısasından, kıssadan hisse, en sanatsalından, tanrı cezasını versin, ve İstanbul’daki herhangi bir deliden farkınız yokmuş gibi davranıp, aslında öyle olmadığınızı bilerek ve kendinize bile rol kesmeye devam ederek delirmiş numarası yapıyorsunuz. Unutma, her şey kayıt altında! Bir an için bile bunu unutma ve şimdi dön kendi etrafında, zifiri karanlıklar altında kalmış o güzelim sokakta, kulaklarında seni deli eden o müzik, gözlerinin önünde açık kahverengi bir deri ceket, burnunda o adamın o en güzel sabah kokusu… Sonra bırak kokular birbirine karışsın, sahaf kokusu ile kabalcı ve mephisto kokusu, yeni açılmış bir cd kapağı ile bilgisayar ekranından görünen torrent kokusu, çin ile avrupa kokusu, bira ile cin kokusu, ıslak asfalt ile ağaç kokusu. Çok az şey diğer şeylerden bağımsız artık. Ellerimi gökyüzüne doğru kaldırmış kendi etrafımda dönerek şarkı söylemeye devam ederken, tek bir allahın kulu bile varlığımdan haberdar değilken ve ben bunun böyle kalmasını sadece umarken, çok sevdiğim güneş kokusunu, deniz kokusuna karışmış halde burnumda, petrol kokusunu yüreğimde, toprak kokusunu ise ellerimde taşıyordum. Para ko(r)kusunu üstümden atmak, bok ko(r)kusunu cehenneme havale etmek, uzanıp yıldızlara dokunmak, sonra uzaklaşıp kendi yörüngeme çekilmek…
*
Şimdi neredeyim bilmiyorum.
Tanımadığım pis bir salonda oturmuşum. Yazmaya başladım. Ellerim paslanmış. İçeriden horultular geliyor. Sabah olmuş olabilir ama ortalıkta ışıktan eser yok. Çok üşüyorum. Dizüstü bilgisayarım yanımda olduğuna göre, bir ara eve uğramış olmalıyım. Hatırlamıyorum. Hangi gündeyiz? Hangi şehirdeyim? Kimin evindeyim? Sorunlarım var. Her geçen gün artan sorunlar. Çantam yana devrilmiş, içinden yırtılmış kitap sayfaları dökülmüş. Hangi kitabı yırttığımı bilmiyorum. Bu aralar benden başka kimsenin kitap yırttığını sanmıyorum. O yüzden suçu üstüme alabilirim, tereddütsüz. Hadi cezalandırın beni. Seksen yaşını geçmiş gibi yazan bir orospu çocuğunun satırlarını daha fazla okumak ya da görmek istemeyip de mülkiyeti bana ait bir kitabı önce ortadan ikiye, sonra ikiyi sekize ona seksen dokuza ve bin beş yüze ayırdığım için bana hak etmediğim bir ceza verin. Umurumda bile değil. Cehennemde yaşıyorum ben. Sizin de cehenneme kadar yolunuz var. Sikindirik dertlerinizle beni oyalayamazsınız. Kahve rengi. İçimde kahverengileşen bir şey var. Bir çift göz. En açığından kahve rengi. Deri mont rengi. Evet, hatırlamaya başlıyorum. Geceler önce gördüğüm o montu. Ve hiç aklımdan çıkmayan o bir çift kahverengi gözü. O gözlerin üzerine düşmüş kedi tüyü gibi bir tutam sarı saçı. Çok acıyor. Bunca acıyla nasıl yaşadığımı bilmiyorum. Yaşıyormuş gibi yapıyor olabilirim. Bira gerek. Mutfak nerede? Buzdolabı var mı burada? Bira var mı? Neredeyim? Bu horultu kimden geliyor? Hatırlamak, daha çok hatırlamak istiyorum. Canlı tutmak istiyorum her şeyi, kendim hariç, her şeyi. Kısacık kestirdiğim saçlarım yanaklarıma değiyor. Delirmek üzereyim. Parmağımı gözüme sokup saydam bir parça çıkarıyorum göz bebeğimden. Görüşüm bulanıklaşıyor. Artık tek gözüm görüyor. Tekrar takıyorum lensi gözüme. Biraz batma hissi, ve tekrar net görmeye başlıyorum. İşte bir adet bira. Ilımış. Kahvaltım. Anlaşılmamak ne zor. Türkçe anlattığım ve en açık şekilde ifade ettiğim halde anlaşılmamaya alışamıyorum. Bir şeyi olduğundan daha karmaşık bir hale getirip de gözünüze sokmak gibi bir davranış kalıbım yok. Hatta olan bitenin beşte birinden bile daha azını size anlattığımı itiraf etmeliyim. Neden beşte bir dedim bilmem. İrrasyonel. Yakıtı almaya başlayan beynim, işe hayatı formüle ederek başlamakta kararlı. Fakat böyle bir formül yok. Bile bile lades. Herkesin kendine göre bir gerçekliği vardır. Benim gerçekliğim alkol. Sizinkisi kitap, otobüs, virüsler, savaş, politika, hak, müzik, adalet, sistemler, hırs ya da para olabilir. Beni ilgilendirmez. Kendi gerçekliğinizi bana dayatmaya kalkışmadığınız sürece. Yoksa çığrından çıkar, her şey, bir anda, ve bunu ben yaparım. Issız sokaklar ve sessiz caddeler benim vatanım. Bir kafam var. Ne çok yere yetişiyor o kafa, bir bilseniz. Anlamaktan yorulduğumu hissettiğimde on sekiz yaşındaydım. Yıllar geçti. Hep yorgunum. Siyah beyaz karelerden oluşmuş bir zihin. Kahve rengi ve güneş turuncusundan ibaret bir hayat. İbre yok. İstikamet belli. Bira bitti. Bir tane daha. Saat dokuz. Sabah. En son ne zaman uyudum? Bedenim ne zaman iflas edecek? Bu hayattan beklediğim bir şey var mı? Birinden beklediğim bir şey var mı? Ne zaman anlamaktan vazgeçeceğim? Ne zaman vazgeçeceğim? Ne zaman?
Hayat tek perdelik bir oyunsa, bu oyunu yazan ben değilim. Ne içindeyiz, evet, ne de dışındayız çemberin. Pastoral bir senfoni olsaydı hayat, varım derdim. Ve hayır, bir kitap yazmayacağım. Evlenmeyeceğim. Çocuk doğurmayacağım. Yeni bir iş aramayacağım. İçkiyi ve sigarayı bırakmayacağım. Düzenli hayattan öğürmeye başladım anda soluğu boktan barlarda almaya devam edeceğim. Bir iz bırakmak değil derdim, hayat bir işse, bu işi de tam yapmak. Artık his toplamakta güçlük çekiyorum. Anlamsız, sessiz, çığlık atmayan bir gırtlağa dönüştüm. Bağırarak şarkı söylemem bundan. Aynı cümleleri yineleyip durmam da öyle. Unutmak istemiyorum, hiçbir yaşanmışlığı. Her yeni yaşanmışlık, bir diğerinin uzantısı olmaktan öteye gidemese de, anılar üst üste bindikçe katılaşacağına sivrilse de, önümdeki üç ay boyunca nelerle uğraşacağımı üç aşağı beş yukarı kestirebiliyor olsam da, tıpkı ağzınızdan dökülecek o çok önemli bir çift sözcüğü haftalar öncesinden bilip de duymayı sabırla beklemem gibi, bu hayatın beni nereye götürdüğü hakkında bir fikrim yok. Rol kesmeye devam. Film çekmeye devam. Dışarıdan izlemek. Ayıkken katlanamamak. Alışamamak. Merak etmemek ve ilgilenmemek. Kahve renginden uzak durabildiğim müddetçe. Soğuk bira. Üşüyorum, hep üşüyorum. Yalnızım, hep yalnız. Çığlık bile atamayacak kadar yalnız. Kendime acıyamayacak kadar. Boşlukta debeleniyorum. Sımsıkı kilitlenmiş çene. Çok halsizim. Karanlıklar içinde duyulmaz oldu artık sessiz yakarışlarım. Küçük bir kız çocuğundan öte bir şey değilim hala. Lüle saçlarımda iki tele takılmış iki minik kurdele parçası. Suratımda geniş bir gülümseme, göz bebeklerim gülüyor, her güldüğümde. Annemi özlüyorum. Yalnızlık bazen çok zormuş anne, haklıymışsın demek istiyorum ona. Bir can arıyorum bazen etrafımda. Geçici sanrılar, duygu karmaşaları, sonra imrenmeyle karışık bir kararlılık, seçimlerimin ardında durmalıyım kararlılığı. Güç gösterileri –ki pek severim. Kendimi tekrarlamalarım – ki bayılırım. Sen ne düşünürsen düşün. Açık anlatırsan, anlaşılma ihtimalin yüksek. Peki ama ben ne yapayım? Hayatım bir öğrenci yurdunda geçiyor sanki. Bir sürü insanın arasında, karışıklıktan bunalmış, sadece ayak uydurmaya çalışan ve kendi zihninde yaşayan bir insan. Yürürken birinin gözünün içine baktığımda, eğer o bir Türk’se felaket rahatsız oluyor. Türk değilse, o da ilgilenerek bakıyor, gözümün içine. Hatta kimisi gülümsüyor. Konuşmanın ilk şartı, görmek. Karşınızdakini görmezseniz, konuşamazsınız da. İlla konuşmak da gerekmiyor aslında. İletişim başka bir şey. Benim pek bilmediğim. Bir şişe votka gördüm. Hiç açılmamışa benziyor. Acaba içsem mi? Tabii ki. Ve portakal suyu. Ellerim titriyor. Saçma. Çok saçma. Bir şey hissediyor olmalıydım. Öfke belki. Ama yok. İçim eziliyor. Anlamsız. Çok anlamsız. Kim kimi seviyor? Kimse kimseyi umursamıyor. Müzik bile kalmadı artık elimde. Her gün bir parça siliyorum hayatımdan. Sadece anılardan oluşayım artık. Canlı bir cenaze. Cılız bacakları titreyen bir gölge. Ayaklı kütüphane olmaktan iyidir. İyiliğin kime ne faydası var? Derde batın. Daha çok derde. İlgi çekmek için çırpındıkça daha çok batın. Tüylü şallarınız gibisiniz, fos. Her yerde aynı ayakkabılar. Aynı montlar ve gözlükler. Hiçbirinizin memesi bir diğerine benzemiyor oysa.
İçeriden gelen horultu sesi giderek şiddetleniyor. Ayaklarımın ucuna basarak koridorda ilerledim ve yarı aralık bir kapıdan içeri baktım. Yüzünü tanıdığım bir adam gördüm yatakta. Uyumadan önce de onu gördüğümü hatırladım. Yan yana uzandığımızı. Dudaklarını. Kedi tüyü gibi sarı saçları kahve rengi gözlerinin üstüne düşmüş, onun, benden çok uzakta, bir sabah. Onu çok sevdim. Bunu hiç söyleyemedim. Biriktiler içimde, sevgi sözcükleri. Ağırlaştım. İçime attım. Hep içime attım. Sadece düşündüm. Dünya durdu. Ben durmadan düşündüm. Onu düşündüm. Hayatı düşündüm. İkimizi düşündüm. Paylaştıklarımızı. Yapbozları hayal ettim. Onu istedim. Çok istedim. Öyle istedim ki. Nefes alamadım. Yerlere göklere sığamadım. Kendimi salladım. Çok yalnızdım. Hep yalnızdım. Sadece onu istedim. Onunla var olmak istedim. İki eksi bir artı ederdi, birbirine çarparsanız. Bunu istemek şarkı istemeye benzemiyordu. Çok zordu. Hiçbir şey istemeyen biriydim. Onu görene dek. İçimde birikti. İçimde. Çok ağırım şimdi ve hep, artık. Votka ve cigara. Kapı çalıyor. Hayat devam mı ediyor? Bitmedi mi tüm nefesler? Ben kimim? Sevdiğimi düşündüklerim neredeler? Nerede bu boşluğun sonu? Her deliğin bir çıkışı, her düşüşün bir dibi yok mu? Olmalı. Vardır muhakkak. Neden hala kırık, kalbim? Neden hala bir kalbim var? Neden sızlıyor? Neden? Neden? Neden her şey böyle? Neden böylesiniz? Neden dost değilsiniz? Neden hiçbirinize güvenemiyorum? Neden hiçbirinize karşı bir şey hissedemiyorum? Neden her şeyin sonunda sadece o var? Neden her yol ona çıkıyor? Kedi tüyü gibi sarı saçları kahve rengi gözlerinin üzerine düşmüş, öylece bakıyor. Direkt. Biliyor. Bildiğini biliyorum. Bilenle olmak istiyorum. Bilen olmak istiyorum. Eskiden bir şey istemezdim. Sonra bir alev düştü, yüreğime. Doğdum. Yıllar sonra, yine alev düşüyor yüreğime. Ölmeliyim artık. Bitmeli. Bitmeliyim artık. Bitmelisin. Gitmelisin. Giden bendim ama artık sen de gitmelisin. Kimseye ait olamam. Sen de bana ait olamazsın. Kedi tüyü saçlarını…git başkasına ver. Bunu anlamayacak birine. Böylesi daha iyi. Dudaklarını da ona ver. Gözlerini de. Ona bak. Bakma bana artık, yeter. Yıllarca baktık birbirimize. Ve hala ölmedim. Çok acıdım sadece. Çok büyüdü gözlerim. Artık sığmıyorlar çukurlarına. Yeni bir çukur gerek. İki metrelik. Her albüm kapağında gözlerin, her kitap rafında kokun... Beni yaratan benim, sense beni görmemelisin artık. Daha çok içmeliyim. Daha çok hatırlamalı. Hiçbir şey yokmuş gibi davranmalı. Devam etmeli. Ölüme. Ölmeye. Öldürmeye. Öldürülmeye. An be an. Gün be gün. Devam. Devam etmeli. Evet.