serseri mayın

30-12-2009 - Jayne

Rüya görüyordum ve rüya gördüğümü bilerek rüya görmeye devam ediyordum. Açık bilgisayar ekranında görünen beyaz sayfaya sadece bir başlık atılmıştı. Başlangıç cümlesi aklımdaydı. Bıçak gibi kesiyordu zihnimi o tek cümle. Sakinleşmem zaman aldı o yüzden. İyi bir hikayenin geleceğini hissediyor ama ayağa kalkamıyordum. Yorgundum. Hem de çok. Yatak sıcak olmalıydı. Yatak huzur vaat ediyordu. Yatak candı. Vazgeçilmezdi. Dünyanın en güzel hikayesi için bile sıcak bir yataktan çıkmaya değmezdi. Ve ben, dünyanın en güzel hikayesini yazacak değildim. Uğruna savaşacak bir şey yoktu, en azından yazınsal anlamda. Yenilgiyi kabullenmiştim. Beş para etmez yazıyordum, ve bunun için gereğinden fazla çaba harcamama da gerek yoktu. Zaten enerji yoktu. Ruhum kaçıp gitmişti. Bir mağaraya kapatılsam tek isteğim biraz daha şarap olurdu, bir kalem ve bir kağıt değil. Işıksız günleri aydınlatmaya çalışarak kendimi harcıyordum. Mevsimler genel geçerdi, fakat kendimi bozuk para gibi harcadığımı hissetmek, işte buna dayanamıyordum. Herhangi bir eve kapanıp, dört duvar arasında geçirmek istiyordum, kalan hayatımı. Eğer bu gerçekleşse, daha iyi yazar mıydım? Sanmıyorum. Eğer bu gerçekleşse daha uzun yaşar mıydım? Sanmıyorum. Eğer bu gerçekleşse daha iyi yaşar mıydım? Sanmıyorum. Eğer bu gerçekleşse, olduğumdan daha özgür olur muydum? Hiç sanmıyorum.

İstiklal Caddesinin ortasında dikilmiş, uzaklardaki denize doğru kıvrılarak inen yolu izliyordum. Hava cehennem gibi soğuktu, ama kabanımın içine üst üste giydiğim iki ceket sayesinde soğuk o gün içime işlemiyordu. Eldivenli parmaklarımın arasında tuttuğum sigaradan derin nefesler çekiyordum ve nefesimin buharıyla aynı anda savruluyordu sigaranın dumanı, havaya.

Bok gibi bir gündü, anlarsın ya, en kralından, bokların şahı bir gün. Ve kafam iyi, ortalık loştu. Uzaydan bakıyordum İstiklal’e, arkam safi yıldız tozu, önüm safi beton… Zihnim dağınık, bedenim yorgundu, ama insan uzaydayken böyle şeyleri kafasına pek takmaz oluyordu. Cümleler… Kovalar dolusu zırvalık. Çerçeveler. Ellerimin arasından kayıp gidenler. İzmarit acısı. Ama illa ki yıldız tozu. Kalan tek yaşam ümidi...

Erkekler dolaşıyordu etrafımda. İştahla bakıyorlardı dudaklarımdan dışarı savrulan dumana. Hiç kadın yoktu ortalıkta, sadece erkek... İçlerinden bazıları çekici görünüyordu, uzaydan. Ve tavlanmaları bir dakikadan az sürerdi, dünyada. Fakat hiç yoktan başıma bela açmaya niyetim yoktu. Erkeklerle ilgiyi keseli epey olmuştu. Esasen, insanlarla ve genel olarak dünyayla ilgiyi keseli epey olmuştu. Gün içinde saatin kaç olduğunu tahmin etmek için nostradamus olmak gerekiyordu, ve bok ve bela sözcüklerini aynı cümle içinde kullanmayı beceremiyordum. Olduğum yerde öylece durmuştum. Gidecek bir yerim yoktu. Gitmek için istek duyduğum bir yer de yoktu. Durmadan sigara içiyordum. Hoş, içtiğim sigaranın parasını kendim karşıladığım müddetçe sigara içmekte bir sakınca görmüyordum. Eskiden gittiğim barlar el değiştirmiş ve değişen eller müziğin, masaların, kokuların ve fiyatların içine etmişti. Bebek’te de aynı şekilde oturabileceğim bir iki mekan biliyor, ...ve bundan tiksiniyordum.

Beyoğlu... Ve insanlar... Her şey kimlik değiştirmeye devam ediyordu. Karanlık günler, anlamını yitirmiş saatler, işlevsiz benlikler, ve her yer sokak, sokaklar apartman, arada unutulmuş bir iki cılız ağaç, kaldırım taşlarında seken serçeler.

Ellerim uyuşmuştu. Titriyordum. Ve bunun soğukla bir ilgisi yoktu. İşe sigarayı bırakmakla başlayacağımı biliyordum. Daha fazla güce ihtiyacım vardı, daha fazla nefese. Sigarasızlık daha sık nefes almamı sağlamayacaktı. Daha sıkı nefesler alabilecektim sadece. Ve oksijene gereksiniyordum. Beş kişilik, en az. Dünya kaynaklarını sömürmek için de iyi bahaneydi bu. Doğan her bebekle beraber kullanabileceğim kaynak miktarı da azalıyordu. Ve ben doğurmayanlardan olduğuma göre, olmayacak bebeklerime düşen payı da kendim kullanmak istiyordum. Adalet peşindeydim sadece, bencillikten değildi bu isteğim.

Kabanımın yakasını iyice kaldırıp ilk gördüğüm ara sokağa daldım. Yerler ıslak ve tükürüklüydü. Balık gibi açtığım ağzımdan nefes almaya çalışıyor, ama beceremiyordum. Yine geliyordu, en halisinden yeni bir kriz, ve elimden gelen bir şey yoktu, sessizce atlatmaya çalışmaktan başka. İşte o sırada, bir köpekle çarpıştım. Bir antikacının önünde… Ve yarım metre kadar havaya zıpladım. Bana, direkt gözlerimin içine bakan bir çift siyah gözü vardı köpeğin, ıslak. Ve yukarı kaldırdığı kafasıyla önümde öylece durmuş, anlayış ve bir o kadar da merakla bakıyordu gözlerimin içine. Kocaman gövdesi koyu kahverengi, kısa tüylerle kaplanmıştı ve her şeyden çok, sıradan bir köpekti, bir sokak köpeği. Ve onun canını acıtmış olabilirdim. Bunu düşününce diken diken oldu tüylerim, ne yapacağımı bilemedim. Köpekse sakindi ve şaşkınlığımı görünce neredeyse gülmeye başladı yüzü. Ellerimi ona doğru uzattım. Kafasını yana yatırarak ellerime doğru uzandı. Eğilip onu kucakladım. Kulağımı yaladı ve başını omzuma koydu. Sıkı sıkı sarıldım ona. İnledi. Karnı şişip şişip indi. Sarılmaya devam ettim. Sakinleşti. Yine de hafif hafif inlemeye devam etti. Burnunu omzuma sürttü ve kendini geri çekti sonra. Tekrar gözlerimin içine baktı. Dizlerimin üzerine çökmüş, ona bakıyordum. İzmarit acısı. Kısa bir hav… Ve yanımdan geçip yoluna devam etti.

Sokağın ortasına öylece çöküp sigara arandım. Antikacıdan çıkan adam “çay içer misiniz hanfendi?” diye sordu. “olur” dedim. İki tabure getirdi adam ve elimden tutarak beni ayağa kaldırdı. Ve gidip bir tabure daha getirdi. Çayları son getirdiği taburenin üzerine koydu. “kaç şeker atayım?” “tek.”

Sessizce yudumladım çayı. Güneş açtı. Yaz havası doldu ortalığa, kokular değişti, hareketler ivmelendi. Sokağın karşısındaki dükkanlardan çıkan bir iki adam sokağa biraz su döktü. Yokuştan aşağı lıkır lıkır aktı su. Kuşlar gelip kondu suyun etrafına hemen. Minik gagalar, büyük gagalar, zarif gözler, tuhaf gırtlaklar. İçimde bir şeyler kıpırdandı. Çok acıdı. Öyle ki, gözlerim yuvalarından fırladı. “bir çay daha için siz” dedi adam. “olur” dedim. Ve acı yavaşça yerleşti, içime, her zamanki yerine. Tırnaklarımı avuçlarıma geçirmek istedim. Eldivenlerim engel oldu. “Ah…” dedim belli belirsiz, “Ah…”

Yıldız tozu dünyaya inmiş olmalıydı.




Jayne / son eklenen yazilari

E-mail: şifre: durum: