ready b.?
02-03-2010 - Jayne
Boktan bir sabahtı, sisli puslu, bolca yağmurlu. Yataktan kalkmak gerekiyordu, ve bunu yapabilmenin en rahat yolu, önce sevişmekti. Sonra banyo faslı, üst üste giyilen iki çorap, siyah tayt, sevgili hediyesi gri ve boğazlı kazak. Şemsiye elde sokağa dökülüş. Atkı boyunda, boğaz haşat. Siyah ve lacivert bereli koca koca adamlar dimdik duruyordu köşe başlarında. Onların yanında bir cüceden farkım yoktu, sabah erkenden uyanmış ve sokağa çıkıp yolunu şaşırmış cüce bir çocuk. Dağ gibi adamlardı, etkiliyorlardı beni. Ve asgari ücretle çalışıyor olma ihtimalleri canımı sıkıyordu. Gerçi kafalı adamlar oldukları öyle belliydi ki, bu sistemin onlara bir şekilde üç kuruş parayı bahşetmesi bile bir mucizeydi.
Sabahları esnek düşünmekte zorlanmıyordum. Bu yüzden olacak, hayaller beni kolaylıkla ele geçirebiliyordu. Uc uca eklediğim cümleler Rumelihisarı’ndan Taksim’e yol ediyordu. Ve hayallerimde armutlar vardı, büyük göğüslü kadınlar, güzel popolu erkekler ve içine ekmek banılan şarap. Senaryo varyasyonlarının haddi hesabı yoktu. Ve büyük kadehleri seviyordum, içine az içki konulması kaydıyla.
Geçen hafta birdenbire beni arayan bir kız arkadaşımı düşünüyordum. Aslında arkadaş değildik artık onunla, belki de hiçbir zaman olmamıştık. İkili ilişkilerdeki samimiyet esasını çiğneyen bir tipti ne de olsa... Tek taraflı paylaşımlar için kendinden başka kimseye ihtiyacı yoktur insanın. Ama havalar soğuk gidiyordu, arkadaşlıklarsa gelip geçiciydi. Soğuk hep içime işliyordu. Kat kat giyiniyordum. Allahtan ofis sıcaktı. Evdeyse bazen ıhlamur, çoklukla rakı vardı. Biraz peynir ve tek bir elma ile neler neler içebilirdi ademoğlu… Ofiste kahveyi bol bulmuştum, kanyak şişelerini zincirleme boşaltıyordum. İş çoktu. Belim bükülüyordu bazen. Takmamaya çalışıyordum. Kafamı meşgul etmeyi seviyordum, delirmemi geciktiriyordu. Günde üç beş sigara içiyordum. Gördüğüm kadarıyla solunum sistemim üzerinde herhangi bir etki yaratmıyordu bu durum. Ne kadar nefes almak istesem de alamadığım zamanlar olmaya devam ediyordu. Hiçbir şey bitmiş, ya da yeniden başlamış değildi. 1892 yılında yazılmış altı bin kelimelik bir hikaye beni yerlebir edebiliyordu. Gülümseyerek evden çıktığım zamanlar sıklaşmıştı. Hala kansızdım, yüzüm beyazdı, ve hala tam anlamıyla umursamamayı beceremiyordum, her şey bir noktaya kadardı.
Dört yıllık bir bolluktan sonra kemer sıkmak gereken bir zamana denk gelince biraz şaşkınlaşıp, hemen adapte olmuştum. Hayatta her şey gerektiği kadar olmalıydı, bunu beş buçukuncu yaşımda öğrenmiştim. Bolluk ya da yokluk beni pek ırgalamıyordu. Hatta bollukta daha kötü ve muhtaç yaşıyordum. Çünkü sevgi kalmıyordu etrafımda. Sevgi sadece benden fışkırıyor, ve en nihayetinde beni popomun üstüne oturtuvermekten başka bir işe yaramıyordu. Ama bu sefer durum farklı görünüyordu. Cebimde üç kuruş para olması önemli değildi. Yemeyip gezmeye devam ediyordum, ama eskisi kadar kitap alamıyordum. Zaten eskisi kadar okuyamıyordum, o yüzden kitap alamamak da çok önemli değildi. Çok tuhaftı. Çoğu şey eskisi kadar önemli değildi artık. Sakinleşmiştim. Sakinleştiğimi fark ettikten sonra, önce panikleyip, sonra daha da sakinleşmiştim. Ölesiye yaşadığım onca yılın sonunda, yaşadıklarımı sindirme vakti nihayet gelip çatmıştı. Doğru yerde, doğru zamanda ve doğru kişiyle yapılamayacak hiçbir şey yoktu. Hayatım Henry Miller’ın hayatını andırmaya devam ediyordu. Belki de bilerek ben o şekilde yönlendiriyordum hayatımı. Ve çok da önemli değildi. Kendi kendime gülüyordum bazen. Yalnızlığımı hem paylaşıp, hem de pekiştirebileceğim bir hayatı yaşamaya hazırlanıyordum. Islak sokaklarda yürümeye devam ediyordum, günde üç öğün, ve artık hazırdım, bunu biliyordum.
Sabahları esnek düşünmekte zorlanmıyordum. Bu yüzden olacak, hayaller beni kolaylıkla ele geçirebiliyordu. Uc uca eklediğim cümleler Rumelihisarı’ndan Taksim’e yol ediyordu. Ve hayallerimde armutlar vardı, büyük göğüslü kadınlar, güzel popolu erkekler ve içine ekmek banılan şarap. Senaryo varyasyonlarının haddi hesabı yoktu. Ve büyük kadehleri seviyordum, içine az içki konulması kaydıyla.
Geçen hafta birdenbire beni arayan bir kız arkadaşımı düşünüyordum. Aslında arkadaş değildik artık onunla, belki de hiçbir zaman olmamıştık. İkili ilişkilerdeki samimiyet esasını çiğneyen bir tipti ne de olsa... Tek taraflı paylaşımlar için kendinden başka kimseye ihtiyacı yoktur insanın. Ama havalar soğuk gidiyordu, arkadaşlıklarsa gelip geçiciydi. Soğuk hep içime işliyordu. Kat kat giyiniyordum. Allahtan ofis sıcaktı. Evdeyse bazen ıhlamur, çoklukla rakı vardı. Biraz peynir ve tek bir elma ile neler neler içebilirdi ademoğlu… Ofiste kahveyi bol bulmuştum, kanyak şişelerini zincirleme boşaltıyordum. İş çoktu. Belim bükülüyordu bazen. Takmamaya çalışıyordum. Kafamı meşgul etmeyi seviyordum, delirmemi geciktiriyordu. Günde üç beş sigara içiyordum. Gördüğüm kadarıyla solunum sistemim üzerinde herhangi bir etki yaratmıyordu bu durum. Ne kadar nefes almak istesem de alamadığım zamanlar olmaya devam ediyordu. Hiçbir şey bitmiş, ya da yeniden başlamış değildi. 1892 yılında yazılmış altı bin kelimelik bir hikaye beni yerlebir edebiliyordu. Gülümseyerek evden çıktığım zamanlar sıklaşmıştı. Hala kansızdım, yüzüm beyazdı, ve hala tam anlamıyla umursamamayı beceremiyordum, her şey bir noktaya kadardı.
Dört yıllık bir bolluktan sonra kemer sıkmak gereken bir zamana denk gelince biraz şaşkınlaşıp, hemen adapte olmuştum. Hayatta her şey gerektiği kadar olmalıydı, bunu beş buçukuncu yaşımda öğrenmiştim. Bolluk ya da yokluk beni pek ırgalamıyordu. Hatta bollukta daha kötü ve muhtaç yaşıyordum. Çünkü sevgi kalmıyordu etrafımda. Sevgi sadece benden fışkırıyor, ve en nihayetinde beni popomun üstüne oturtuvermekten başka bir işe yaramıyordu. Ama bu sefer durum farklı görünüyordu. Cebimde üç kuruş para olması önemli değildi. Yemeyip gezmeye devam ediyordum, ama eskisi kadar kitap alamıyordum. Zaten eskisi kadar okuyamıyordum, o yüzden kitap alamamak da çok önemli değildi. Çok tuhaftı. Çoğu şey eskisi kadar önemli değildi artık. Sakinleşmiştim. Sakinleştiğimi fark ettikten sonra, önce panikleyip, sonra daha da sakinleşmiştim. Ölesiye yaşadığım onca yılın sonunda, yaşadıklarımı sindirme vakti nihayet gelip çatmıştı. Doğru yerde, doğru zamanda ve doğru kişiyle yapılamayacak hiçbir şey yoktu. Hayatım Henry Miller’ın hayatını andırmaya devam ediyordu. Belki de bilerek ben o şekilde yönlendiriyordum hayatımı. Ve çok da önemli değildi. Kendi kendime gülüyordum bazen. Yalnızlığımı hem paylaşıp, hem de pekiştirebileceğim bir hayatı yaşamaya hazırlanıyordum. Islak sokaklarda yürümeye devam ediyordum, günde üç öğün, ve artık hazırdım, bunu biliyordum.